FLY TO FREEDOM

HABER: Özgürlüğe Uç romanımın İngilizce çevirisi çok yakında kitap raflarında yerini alacak...

FLY TO FREEDOM

Arka Kapak Metni (Taslak):

This is a book about then and now and how the two are forever intertwined. Then was Turkey in the early 1980s. It was a tumultuous time of political chaos that serves as the backdrop for this story about a group of young people -friends and lovers at the university- who find ans lose each other in the uproar. Now, the memories haunt each one of them until the truth of what really happened back then can finally be revealed and the remorse and guilt can be relieved.

28 Eylül 2010 Salı

ÖZGÜRLÜĞE UÇ'tan alıntı:

Fatih başını iki yana sallayarak “Çok iyi ya,” dedi. “Senin zamanında kız gibi okumuşsunuzdur. Şimdi oku da görelim.”
“Haklısın,” dedim, “bizim zamanımızda bu kadar olay yoktu.”
Birden o kadar gevşemiştim ki, ağzımdan kaçırdım. “Ama ben hâlâ oradayım.”
Fatih’in gözlerine sorular hücum etti. “Nasıl yani?”
Artık geriye dönüş yoktu, iyi bir çocuğa benziyordu, fakültede öğretim görevlisi olduğumu açıklamamın bir zararı olmaz diye düşündüm. “Ben bölümde kaldım. Şimdi doktorama devam ediyorum.”
Fatih iyice şaşırmıştı. İki elini de havaya açarak “Deme ya. Ciddi misin?” diye sordu. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık vardı.“
Ciddiyim,” dedim.
Fatih sevinç ve şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Tepkisi biraz aşırıydı. “İşe bak ya, ben şimdi okuldan bir hocayla mı konuşuyorum?”
Fakültede hoca olmayı ben bile bu kadar önemsememiştim. “Evet,” dedim şakayla karışık ve biraz da kibirle.
Fatih gözlerimin derinliklerine bakarak “Ama ben seni okulda hiç görmedim,” dedi.
Hava kararmak üzereydi. Saatime bakarak “Göremezsin çünkü ben okula gelir gelmez ya derse girerim ya da kütüphanede çalışırım. Ortalıkta dolaşmam. Geç oldu değil mi artık?” diye ayrılma zamanının geldiğini ima ettim.
Sözlerimin sonundaki soruyu duymamış gibiydi. “Ya bir dakika, ben seni hatırlayacağım galiba. Sen kütüphanenin hep o en ucundaki masada çalışan hoca değil misin?”
Parmaklarımla saatimin camını ovalayarak “Evet, oyum,” dedim, “artık gitmem lazım. Sonra zor oluyor.”
Fatih’in yüzü birden anlamsızlaştı. Derin düşüncelere dalmış gibi başını öne eğdi, ayakkabısının burnuyla yerdeki taşa hafif hafif vurmaya başladı. “Beraber kaldığım arkadaşımı geçen gün çok fena benzettiler orada. Belki duymuşsundur; sonra okul da kapandı zaten.”
Fatih’in son sözleri beynimde şok etkisi yapmıştı. Soluğum kesilmişti sanki. Yüzüne yediği darbeyle burnundan kanın oluk gibi masama fışkırdığı öğrencinin görüntüsü beynimde patlamıştı birden.“
Aman Tanrım, o çocuk senin arkadaşın mıydı?”
Fatih üzgün bir şekilde yüzüme bakarak “Evet,” dedi. “Hâlâ çok kötü. Aslında kitapları satabilseydim doktora muayeneye götürecektim önce. Yiyecek için bile paramız yok.”
Gözlerim bulanıklaştı, kendimi kaybetmek üzereydim. Sözcükler ağzımdan kesik kesik ama olağandan daha gür çıkıyordu. “Nerede şimdi?”
Fatih kafasını arkaya çevirdi. Gözlerinin dolduğunu görmemi engellemek istiyordu. “Evde. Dövüldüğü yetmiyormuş gibi işkence de yapmışlar.”
Fatih sol elinin parmaklarıyla gözlerini perdelemeye çalışarak sessizce ağlıyordu. Kollarından tutarak Fatih’i kendime çektim. Başını kaldıramıyor, gözyaşları yanaklarından çenesine doğru süzülüyordu. Benim de gözlerim dolu dolu olmuştu. Parmaklarımın ucuyla çenesinden tutarak başını kaldırdım, ıslak kirpikleriyle sakladığı gözlerine baktım. “Beni ona götür.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Editörünün gözünden Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı romanına derinlemesine bir bakış...

Kimi öyküler anlatılmak ister, yazarlar iyi bilir bunu. Bir karakter, bir olay, bir şey takılır yazarın peşine, gittiği her yere gelir, düşünce parçacıklarına dönüşüp zihne musallat olur: "Anlat bizi! Bizi anlatmalısın! Anlat bizi! Anlat ki bilsin herkes neler yaşandığını!"

Yazar için yaratıyı ortaya çıkaran en önemli etken bu zihinsel gebeliktir. Boşluk genleşir, doğum sancısı gibi üşüşür kelimeler, cümleler zihne. Ve o hem kutsal hem günahkâr mahlûk doğuverir: Roman, öykü, anlatı, hayat.

Hayat dedim, evet. Kimi romanlar hayattan fazlasıyla beslenmiştir. Kitabı alır, sayfalarını çevirir, gözlerinizden zihninize akan her olgunun etten ve kemikten yaratılmışçasına gerçek olduğunu hissedersiniz. Karşınızdaki bir kurgu değil, kurgu süsü verilmiş gerçek hayattır sanki. Sayfalardaki kelimeler dışarı çıkacak, şaşkın bakışlarınız arasında bildik hayatın tozlu sokaklarına karışıverecektir.

Eğri oturup doğru konuşalım; okurun böylesi doygun hisler yaşamasını sağlayacak romanların sayısı pek de fazla değildir. Çoğu kez okur kitaba sadece değen bir gözdür, içeri girmeyi (ya da karakterin dışarı çıkışını görmeyi) başaramadan son sayfaya ulaşıverir. Hal böyleyken, yukarıda söz ettiğim anlatılmak için kıvranan olaylar ve karakterlerle dolu bir kitap elinize geçtiğinde define bulmuş gibi olursunuz. Hele ki anlatı usta işi bir kurguyla kotarılmış, ilk sayfadan son sayfaya kesintisiz akan, en küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmayan bir dikkatle kaleme alınmışsa o definenin yaşadığınız en güzel deneyimlerden biri halini alması işten bile değildir.

İşte, Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı bu imkânsız görünen şeyi başarıyor: Sizi gerçekten yaşandığına inandırıyor.
Cehennem Dağı, 1979 yılı Tunceli'sinin Havaçor Köyü'nde yaşanan korkunç bir kazayla açılıyor. Sağanak yağmurun gökten sökün edip yolları balçığa çevirdiği bir gün, tomruk yüklü bir kamyon çıkmakta olduğu yokuştan aşağı kayıyor ve hemen arkasındaki minibüsle birlikte uçuruma yuvarlanıyor. Olaya tanık olan iki genç —birbirine dostluktan da öte, neredeyse kardeşçe duygularla bağlı olan Bedir'le Sabri— kaza yerine inince, minibüsün içindekilerin Amerikan pasaportu taşıyan yabancılar olduğunu, yanlarında da bir haritayla kazı gereçleri bulunduğunu anlıyor. Dostlukla ihanetin destansı mücadelesi de bundan sonra başlıyor zaten.

Cehennem Dağı, Mustafa Samsunlu'nun ikinci romanı. İlk romanı Özgürlüğe Uç'ta Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 1980 darbe yıllarını öncesi ve sonrasıyla, üstelik olabildiğince aykırı karakterlerle anlatmayı başaran yazar, Cehennem Dağı'nda işi daha da derinleştirmeyi başarıyor. Bu kez arka planda sadece 1980'li yıllar değil, yankıları hâlâ bitmek bilmeyen Ermeni Tehciri'nin yaşandığı 1915 de var. Zaten kurgunun temelini tehcir yıllarında İngiliz Hükümeti'nin Anadolu Ermenileri'ne yardım için yolladığı altınlar oluşturuyor. Ermeni ve Osmanlı çetelerinin çatışması arasında kalan yardım konvoyundan kaçan altın yüklü bir katır sığınmak için bölgedeki Ermenilerden biri olan Dikran Artinyan'ın çiftliğini seçiyor ve gözünü servet hırsı bürüyen Dikran Artinyan'ın doksan yıl sürecek bir laneti hayata geçirmesine de önayak oluyor.

Mustafa Samsunlu'nun dili akıcı. Yöredeki halkın günlük yaşantısını, hissiyatını, olaylar ve insani zaaflar karşısında takındığı tavrı neredeyse bir tarihçi tarafsızlığıyla aktarmayı başarıyor. Kurguyu biçimlendiren en küçük ayrıntıyı bile aktaracak kadar dikkatli. Öyle ki an oluyor, yaşanan her şey okurun zihninde resim kareleri gibi kesintisiz akmaya başlıyor.Yukarıda da değindiğim gibi, Cehennem Dağı'nın karakter yaratma ve olayları aktarma konusundaki başarısının sacayağı kurguyu tarafsız gözle aktarmayı başarması. Mustafa Samsunlu kenara çekilip üstüne milliyetçi bir gömlek giyerek sadece kara ya da sadece beyaz olarak tanımlanabilecek iki boyutlu karakterler yaratmak yerine, aktardığı her karakterin ruhuna işlemeyi, onları insani tutkuları, zaafları, sevinçleri, özlemleri, kederleri olan, et ve kemikten, gerçekten yaşayan varlıklar olarak var etmeyi başarıyor. Doğrusu bunu iyi de yapıyor. Dikran Artinyan'ın ilk anlarda ilahi bir mucize olarak algıladığı altınlara beslediği tutkuyla karısı ve çocuklarına beslediği sevginin çarpışması; uzun yıllar sonra söz konusu altınlardan haberdar olan Bedir'le Sabri'nin dostluk ve ihanet arasında süren bir maceraya atılması neredeyse soluk kesiyor.
Bu satırların —kitabın sadece okuru değil, editörü de olma onurunu yaşayan— yazarı olarak bendeniz, 1915 olaylarının Ermeni Soykırımı olduğunun ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve İsveç Parlementosu'nca kabul edilmesinin yankılarının sürdüğü bugünlerde, Cehennem Dağı'nın okunması, okutulması gerektiği görüşündeyim. Mustafa Samsunlu'nun yaşanan bütün insani dramların yanı sıra, bölgede yaşanan çete savaşlarını, Ermeni ve Osmanlı halkları arasındaki ilişkiyi, gelişmeleri mümkün olduğunca uzaktan izlemeye çalışan Kürtleri ve tüm içsel ayrıntılarıyla insanı tarafsızca aktarması yeni bakış açılarına sahip olmayı sağlayabilir. Ki buna sadece bizim değil, tüm dünya halklarının ihtiyacı var.

Aşkın Güngör, 6 Nisan 2010