FLY TO FREEDOM

HABER: Özgürlüğe Uç romanımın İngilizce çevirisi çok yakında kitap raflarında yerini alacak...

FLY TO FREEDOM

Arka Kapak Metni (Taslak):

This is a book about then and now and how the two are forever intertwined. Then was Turkey in the early 1980s. It was a tumultuous time of political chaos that serves as the backdrop for this story about a group of young people -friends and lovers at the university- who find ans lose each other in the uproar. Now, the memories haunt each one of them until the truth of what really happened back then can finally be revealed and the remorse and guilt can be relieved.

28 Eylül 2010 Salı

CEHENNEM DAĞI'ndan alıntı:

Güneş sarp kayalıkların üzerinde yükselmeye başlarken kartallar da gökyüzünde sabah danslarına başlamışlardı. Birbiri ardı sıra kendilerini yuvalarından boşluğa salan onlarca kartal sanki güneşe erişmek istercesine kanyonun üzerinde döne döne yükseliyorlardı. Yükselmek kartallar için özgürlük demekti. Süzülerek yükselirken attıkları çığlıklar kanyonda yankılanıyordu. Henüz uçamayan yavrular ise kanatlarını çırparak güçsüz ve cılız çığlıklarla kendilerini yuvalarından özgürlüğe bırakacakları günü hayal ediyorlardı. Ancak biri vardı ki, bugün onun günüydü. Kanyon duvarının üzerindeki yuvasının kenarında kendini boşluğa atmaya hazır küçük bir kartal kanatlarını telaşlı bir şekilde çırpmaya başlamıştı. Annesi sabah dansı için yuvadan ayrılalı epey olmuştu. Yuvanın ucuna kadar gelip gelip kanat çırparak cılız çığlıklar atmıştı. Artık içindeki o karşı konulamaz arzuyu engelleyemiyordu. Daha fazla bekleyemedi. Diğer yuvalardan kendisini cesaretlendirmek için yükselen acemi çığlıkların eşliğinde heyecanı tam zirvedeyken küçük kartal kendini boşluğa bırakıverdi. Önce panik içinde kanatlarına öyle bir yüklendi ki adeta nefesi kesildi. Bir iki yalpaladı, düşeceğini sandı ama altındaki havanın kendisini adeta yastık gibi havalandırdığını görünce kendine güveni geldi ve sakinleşti. İşte uçuyordu. Yukarıda, güneşe yakın bir yerden annesinin kendisini izlediğini biliyordu. Şimdilik o kadar yükseğe tırmanmaya cesareti yoktu ama kısa sürede kendisi de annesi, babası ve diğer erişkin kartallar gibi döne döne yükselip kayalığın üzerindeki yuvadan o hep hayran hayran seyrederek bir gün ben de aynısını yapacağım diye özlemini kurduğu kartal dansını yapacaktı. İçi içine sığmıyordu. Ağzını açtı ve gırtlağının derinliklerinden annesininkine benzer bir sesle diğer yuvalardaki uçmaya hazırlanan küçük kartallara doğru bir sevinç çığlığı attı. Artık o da özgür bir kartaldı. Kanyon duvarındaki yuvalardan kendisini kanat çırpıp çığlıklar atarak tebrik eden arkadaşlarına son bir kez bakıp çok geçmeden gerçek bir kartal çığlığına dönüşecek sesi ile selamladı ve bir iki kanat vurarak kanyon duvarından yükseklere tırmanmaya başladı. Kanatlarını çırpıp yükseldikçe altındaki dünya da hızla küçülüyor, görüş alanına yepyeni bir dünya girmeye başlıyordu. Bu dünya annesinin ve babasının, onlardan önceki atalarının hep yaşadığı, avlandığı ve ait olduğu dünyaydı. Burası Munzurlardı. Yeni uçmaya başlayan kartal yavrusunun her kanat darbesinde altındaki dağlar yeni dağlarla buluşuyor, gittikçe silsile şeklinde uzayan ve genişleyen bu dünyanın tepesinde uçan erişkin kartallara biraz daha yaklaşarak onlar gibi dönüp duruyordu. Yeni tadına vardığı özgürlüğünü çığırarak ilan ederken birden içindeki vahşi ruh aşağıda gördüğü küçük bir hayvan ile kışkırdı. İçinden gelen sesi dinleyerek kendi doğasının dediğini yaptı: O yöne doğru süzüldü ve avının üzerine ok gibi atıldı. Bu onun ilk avıydı. Tavşan yavrusu küçük kartalı fark ettiğinde kendisi için artık çok geçti. Bir anda etine saplanan pençelerin havalandırması ile kendini yerden metrelerce yukarıda buldu. Küçük kartal sıkı sıkı yakaladığı avını kanyon duvarındaki yuvasına taşırken sevinçli ve kibirli gözlerle diğer yuvalara baktı. Daha bir kaç saat önce çekingen bir şekilde kendini boşluğa atıp yuvanın önünde acemice uçan küçük kartalın yuvaya pençelerinin arasında bir av taşıyarak döndüğünü gören kartal yavruları arkadaşlarını kanatlarını çırpıp çığlıklar atarak karşıladılar. Kendileri de yarın ya da öbür gün yuvadan özgürlüğe uçacaklarını biliyorlardı. İçlerindeki vahşi ruh bir an önce uçmaya başlayıp özgürce beslenmeleri için damarlarını şimdiden kızıştırmaya başlamıştı. Bugün bir kartal özgürlüğünü ilan etmişti ama yarın ve sonraki günler bir çok kartal hep birden erişkinliğe ilk adımlarını atıp gökyüzüne kanat açacaklardı.

KÖTÜLÜK ZAMANI'ndan alıntı:

Şeytanı Uyandırmak
Londra’da bir kış mevsimi için oldukça güzel bir gündü. Günün güzel olduğunu otel odamın perdesinin aralığından sızan gün ışığının yüzümü sıcak sıcak yalamaya başlamasıyla fark ettim. Hâlâ yataktaydım ve kalkmakta zorlanıyordum. Dün gece neredeyse sabaha karşı eve dönmüştüm ve belki de hâlâ sarhoştum, ancak bunu ayağa kalkmadan anlayamazdım. Eğlence, içki ve dansla süregelip hortlakların Londra’nın sisli mezarlarına döndüğü saatlerde sona eren gecenin ardından beklendiği gibi ne kulaklarım çınlıyor, ne de başım ağrıyordu. Kirpiklerimin arasından baktığımda gün ışığının loş ve soğuk odanın ortasında içinde tozlar uçuşan ince bir duvar gibi havada asılı olduğunu gördüm. Hafifçe gerinerek önce sağ gözümü, sonra da sol gözümü aralayıp dün gecenin mahmurluğuyla ağzımı alabildiğine açarak arsız bir çocuk gibi esnedim. Gün ışığı öyle parlaktı ki koyu bordo kadife perdelerin gerisinde sanki alev alev yanan bir dünya vardı. Londra’daki bu son günümü kendime ayıracağıma söz vermiştim. Dışarıdaki ışıl ışıl dünya, biliyorum, beni çağırıyordu, kalkıp pencereye giderek ona merhaba demek istiyordum. Saatime baktım, onbirbuçuktu. Daha fazla miskinlik günü kaçırmama neden olacaktı. Yavaşça yataktan doğrularak ayaklarımı yere sarkıttım. Sıcak yorganın altından açığa çıkan çıplak bedenimdeki tüylerin ürpermesine aldırış etmeden terliklerimi ayağıma geçirip pencereye doğru yürüdüm. Perdeleri kanatlarından tutarak iki yana savurunca parlak gün ışığı birden gözlerimi kamaştırdı. Adeta ışık tuzağına yakalanmış bir vampir gibi gözlerimi kaçırarak başımı geriye attım. Evet, hâlâ bir parça sarhoştum. Hızlıca bir duş alıp tekrar yatak odasına geri dönerken sanki yetişecek bir randevum varmış gibi yersiz bir telaş içinde olduğumu hissettim. Yine de kendimi bir an önce dışarı atmak için içimde dayanılmaz bir arzu olmadığını söyleyemezdim.

ÖZGÜRLÜĞE UÇ'tan alıntı:

Fatih başını iki yana sallayarak “Çok iyi ya,” dedi. “Senin zamanında kız gibi okumuşsunuzdur. Şimdi oku da görelim.”
“Haklısın,” dedim, “bizim zamanımızda bu kadar olay yoktu.”
Birden o kadar gevşemiştim ki, ağzımdan kaçırdım. “Ama ben hâlâ oradayım.”
Fatih’in gözlerine sorular hücum etti. “Nasıl yani?”
Artık geriye dönüş yoktu, iyi bir çocuğa benziyordu, fakültede öğretim görevlisi olduğumu açıklamamın bir zararı olmaz diye düşündüm. “Ben bölümde kaldım. Şimdi doktorama devam ediyorum.”
Fatih iyice şaşırmıştı. İki elini de havaya açarak “Deme ya. Ciddi misin?” diye sordu. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık vardı.“
Ciddiyim,” dedim.
Fatih sevinç ve şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Tepkisi biraz aşırıydı. “İşe bak ya, ben şimdi okuldan bir hocayla mı konuşuyorum?”
Fakültede hoca olmayı ben bile bu kadar önemsememiştim. “Evet,” dedim şakayla karışık ve biraz da kibirle.
Fatih gözlerimin derinliklerine bakarak “Ama ben seni okulda hiç görmedim,” dedi.
Hava kararmak üzereydi. Saatime bakarak “Göremezsin çünkü ben okula gelir gelmez ya derse girerim ya da kütüphanede çalışırım. Ortalıkta dolaşmam. Geç oldu değil mi artık?” diye ayrılma zamanının geldiğini ima ettim.
Sözlerimin sonundaki soruyu duymamış gibiydi. “Ya bir dakika, ben seni hatırlayacağım galiba. Sen kütüphanenin hep o en ucundaki masada çalışan hoca değil misin?”
Parmaklarımla saatimin camını ovalayarak “Evet, oyum,” dedim, “artık gitmem lazım. Sonra zor oluyor.”
Fatih’in yüzü birden anlamsızlaştı. Derin düşüncelere dalmış gibi başını öne eğdi, ayakkabısının burnuyla yerdeki taşa hafif hafif vurmaya başladı. “Beraber kaldığım arkadaşımı geçen gün çok fena benzettiler orada. Belki duymuşsundur; sonra okul da kapandı zaten.”
Fatih’in son sözleri beynimde şok etkisi yapmıştı. Soluğum kesilmişti sanki. Yüzüne yediği darbeyle burnundan kanın oluk gibi masama fışkırdığı öğrencinin görüntüsü beynimde patlamıştı birden.“
Aman Tanrım, o çocuk senin arkadaşın mıydı?”
Fatih üzgün bir şekilde yüzüme bakarak “Evet,” dedi. “Hâlâ çok kötü. Aslında kitapları satabilseydim doktora muayeneye götürecektim önce. Yiyecek için bile paramız yok.”
Gözlerim bulanıklaştı, kendimi kaybetmek üzereydim. Sözcükler ağzımdan kesik kesik ama olağandan daha gür çıkıyordu. “Nerede şimdi?”
Fatih kafasını arkaya çevirdi. Gözlerinin dolduğunu görmemi engellemek istiyordu. “Evde. Dövüldüğü yetmiyormuş gibi işkence de yapmışlar.”
Fatih sol elinin parmaklarıyla gözlerini perdelemeye çalışarak sessizce ağlıyordu. Kollarından tutarak Fatih’i kendime çektim. Başını kaldıramıyor, gözyaşları yanaklarından çenesine doğru süzülüyordu. Benim de gözlerim dolu dolu olmuştu. Parmaklarımın ucuyla çenesinden tutarak başını kaldırdım, ıslak kirpikleriyle sakladığı gözlerine baktım. “Beni ona götür.”

Editörünün gözünden Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı romanına derinlemesine bir bakış...

Kimi öyküler anlatılmak ister, yazarlar iyi bilir bunu. Bir karakter, bir olay, bir şey takılır yazarın peşine, gittiği her yere gelir, düşünce parçacıklarına dönüşüp zihne musallat olur: "Anlat bizi! Bizi anlatmalısın! Anlat bizi! Anlat ki bilsin herkes neler yaşandığını!"

Yazar için yaratıyı ortaya çıkaran en önemli etken bu zihinsel gebeliktir. Boşluk genleşir, doğum sancısı gibi üşüşür kelimeler, cümleler zihne. Ve o hem kutsal hem günahkâr mahlûk doğuverir: Roman, öykü, anlatı, hayat.

Hayat dedim, evet. Kimi romanlar hayattan fazlasıyla beslenmiştir. Kitabı alır, sayfalarını çevirir, gözlerinizden zihninize akan her olgunun etten ve kemikten yaratılmışçasına gerçek olduğunu hissedersiniz. Karşınızdaki bir kurgu değil, kurgu süsü verilmiş gerçek hayattır sanki. Sayfalardaki kelimeler dışarı çıkacak, şaşkın bakışlarınız arasında bildik hayatın tozlu sokaklarına karışıverecektir.

Eğri oturup doğru konuşalım; okurun böylesi doygun hisler yaşamasını sağlayacak romanların sayısı pek de fazla değildir. Çoğu kez okur kitaba sadece değen bir gözdür, içeri girmeyi (ya da karakterin dışarı çıkışını görmeyi) başaramadan son sayfaya ulaşıverir. Hal böyleyken, yukarıda söz ettiğim anlatılmak için kıvranan olaylar ve karakterlerle dolu bir kitap elinize geçtiğinde define bulmuş gibi olursunuz. Hele ki anlatı usta işi bir kurguyla kotarılmış, ilk sayfadan son sayfaya kesintisiz akan, en küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmayan bir dikkatle kaleme alınmışsa o definenin yaşadığınız en güzel deneyimlerden biri halini alması işten bile değildir.

İşte, Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı bu imkânsız görünen şeyi başarıyor: Sizi gerçekten yaşandığına inandırıyor.
Cehennem Dağı, 1979 yılı Tunceli'sinin Havaçor Köyü'nde yaşanan korkunç bir kazayla açılıyor. Sağanak yağmurun gökten sökün edip yolları balçığa çevirdiği bir gün, tomruk yüklü bir kamyon çıkmakta olduğu yokuştan aşağı kayıyor ve hemen arkasındaki minibüsle birlikte uçuruma yuvarlanıyor. Olaya tanık olan iki genç —birbirine dostluktan da öte, neredeyse kardeşçe duygularla bağlı olan Bedir'le Sabri— kaza yerine inince, minibüsün içindekilerin Amerikan pasaportu taşıyan yabancılar olduğunu, yanlarında da bir haritayla kazı gereçleri bulunduğunu anlıyor. Dostlukla ihanetin destansı mücadelesi de bundan sonra başlıyor zaten.

Cehennem Dağı, Mustafa Samsunlu'nun ikinci romanı. İlk romanı Özgürlüğe Uç'ta Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 1980 darbe yıllarını öncesi ve sonrasıyla, üstelik olabildiğince aykırı karakterlerle anlatmayı başaran yazar, Cehennem Dağı'nda işi daha da derinleştirmeyi başarıyor. Bu kez arka planda sadece 1980'li yıllar değil, yankıları hâlâ bitmek bilmeyen Ermeni Tehciri'nin yaşandığı 1915 de var. Zaten kurgunun temelini tehcir yıllarında İngiliz Hükümeti'nin Anadolu Ermenileri'ne yardım için yolladığı altınlar oluşturuyor. Ermeni ve Osmanlı çetelerinin çatışması arasında kalan yardım konvoyundan kaçan altın yüklü bir katır sığınmak için bölgedeki Ermenilerden biri olan Dikran Artinyan'ın çiftliğini seçiyor ve gözünü servet hırsı bürüyen Dikran Artinyan'ın doksan yıl sürecek bir laneti hayata geçirmesine de önayak oluyor.

Mustafa Samsunlu'nun dili akıcı. Yöredeki halkın günlük yaşantısını, hissiyatını, olaylar ve insani zaaflar karşısında takındığı tavrı neredeyse bir tarihçi tarafsızlığıyla aktarmayı başarıyor. Kurguyu biçimlendiren en küçük ayrıntıyı bile aktaracak kadar dikkatli. Öyle ki an oluyor, yaşanan her şey okurun zihninde resim kareleri gibi kesintisiz akmaya başlıyor.Yukarıda da değindiğim gibi, Cehennem Dağı'nın karakter yaratma ve olayları aktarma konusundaki başarısının sacayağı kurguyu tarafsız gözle aktarmayı başarması. Mustafa Samsunlu kenara çekilip üstüne milliyetçi bir gömlek giyerek sadece kara ya da sadece beyaz olarak tanımlanabilecek iki boyutlu karakterler yaratmak yerine, aktardığı her karakterin ruhuna işlemeyi, onları insani tutkuları, zaafları, sevinçleri, özlemleri, kederleri olan, et ve kemikten, gerçekten yaşayan varlıklar olarak var etmeyi başarıyor. Doğrusu bunu iyi de yapıyor. Dikran Artinyan'ın ilk anlarda ilahi bir mucize olarak algıladığı altınlara beslediği tutkuyla karısı ve çocuklarına beslediği sevginin çarpışması; uzun yıllar sonra söz konusu altınlardan haberdar olan Bedir'le Sabri'nin dostluk ve ihanet arasında süren bir maceraya atılması neredeyse soluk kesiyor.
Bu satırların —kitabın sadece okuru değil, editörü de olma onurunu yaşayan— yazarı olarak bendeniz, 1915 olaylarının Ermeni Soykırımı olduğunun ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve İsveç Parlementosu'nca kabul edilmesinin yankılarının sürdüğü bugünlerde, Cehennem Dağı'nın okunması, okutulması gerektiği görüşündeyim. Mustafa Samsunlu'nun yaşanan bütün insani dramların yanı sıra, bölgede yaşanan çete savaşlarını, Ermeni ve Osmanlı halkları arasındaki ilişkiyi, gelişmeleri mümkün olduğunca uzaktan izlemeye çalışan Kürtleri ve tüm içsel ayrıntılarıyla insanı tarafsızca aktarması yeni bakış açılarına sahip olmayı sağlayabilir. Ki buna sadece bizim değil, tüm dünya halklarının ihtiyacı var.

Aşkın Güngör, 6 Nisan 2010