Güneş sarp kayalıkların üzerinde yükselmeye başlarken kartallar da gökyüzünde sabah danslarına başlamışlardı. Birbiri ardı sıra kendilerini yuvalarından boşluğa salan onlarca kartal sanki güneşe erişmek istercesine kanyonun üzerinde döne döne yükseliyorlardı. Yükselmek kartallar için özgürlük demekti. Süzülerek yükselirken attıkları çığlıklar kanyonda yankılanıyordu. Henüz uçamayan yavrular ise kanatlarını çırparak güçsüz ve cılız çığlıklarla kendilerini yuvalarından özgürlüğe bırakacakları günü hayal ediyorlardı. Ancak biri vardı ki, bugün onun günüydü. Kanyon duvarının üzerindeki yuvasının kenarında kendini boşluğa atmaya hazır küçük bir kartal kanatlarını telaşlı bir şekilde çırpmaya başlamıştı. Annesi sabah dansı için yuvadan ayrılalı epey olmuştu. Yuvanın ucuna kadar gelip gelip kanat çırparak cılız çığlıklar atmıştı. Artık içindeki o karşı konulamaz arzuyu engelleyemiyordu. Daha fazla bekleyemedi. Diğer yuvalardan kendisini cesaretlendirmek için yükselen acemi çığlıkların eşliğinde heyecanı tam zirvedeyken küçük kartal kendini boşluğa bırakıverdi. Önce panik içinde kanatlarına öyle bir yüklendi ki adeta nefesi kesildi. Bir iki yalpaladı, düşeceğini sandı ama altındaki havanın kendisini adeta yastık gibi havalandırdığını görünce kendine güveni geldi ve sakinleşti. İşte uçuyordu. Yukarıda, güneşe yakın bir yerden annesinin kendisini izlediğini biliyordu. Şimdilik o kadar yükseğe tırmanmaya cesareti yoktu ama kısa sürede kendisi de annesi, babası ve diğer erişkin kartallar gibi döne döne yükselip kayalığın üzerindeki yuvadan o hep hayran hayran seyrederek bir gün ben de aynısını yapacağım diye özlemini kurduğu kartal dansını yapacaktı. İçi içine sığmıyordu. Ağzını açtı ve gırtlağının derinliklerinden annesininkine benzer bir sesle diğer yuvalardaki uçmaya hazırlanan küçük kartallara doğru bir sevinç çığlığı attı. Artık o da özgür bir kartaldı. Kanyon duvarındaki yuvalardan kendisini kanat çırpıp çığlıklar atarak tebrik eden arkadaşlarına son bir kez bakıp çok geçmeden gerçek bir kartal çığlığına dönüşecek sesi ile selamladı ve bir iki kanat vurarak kanyon duvarından yükseklere tırmanmaya başladı. Kanatlarını çırpıp yükseldikçe altındaki dünya da hızla küçülüyor, görüş alanına yepyeni bir dünya girmeye başlıyordu. Bu dünya annesinin ve babasının, onlardan önceki atalarının hep yaşadığı, avlandığı ve ait olduğu dünyaydı. Burası Munzurlardı. Yeni uçmaya başlayan kartal yavrusunun her kanat darbesinde altındaki dağlar yeni dağlarla buluşuyor, gittikçe silsile şeklinde uzayan ve genişleyen bu dünyanın tepesinde uçan erişkin kartallara biraz daha yaklaşarak onlar gibi dönüp duruyordu. Yeni tadına vardığı özgürlüğünü çığırarak ilan ederken birden içindeki vahşi ruh aşağıda gördüğü küçük bir hayvan ile kışkırdı. İçinden gelen sesi dinleyerek kendi doğasının dediğini yaptı: O yöne doğru süzüldü ve avının üzerine ok gibi atıldı. Bu onun ilk avıydı. Tavşan yavrusu küçük kartalı fark ettiğinde kendisi için artık çok geçti. Bir anda etine saplanan pençelerin havalandırması ile kendini yerden metrelerce yukarıda buldu. Küçük kartal sıkı sıkı yakaladığı avını kanyon duvarındaki yuvasına taşırken sevinçli ve kibirli gözlerle diğer yuvalara baktı. Daha bir kaç saat önce çekingen bir şekilde kendini boşluğa atıp yuvanın önünde acemice uçan küçük kartalın yuvaya pençelerinin arasında bir av taşıyarak döndüğünü gören kartal yavruları arkadaşlarını kanatlarını çırpıp çığlıklar atarak karşıladılar. Kendileri de yarın ya da öbür gün yuvadan özgürlüğe uçacaklarını biliyorlardı. İçlerindeki vahşi ruh bir an önce uçmaya başlayıp özgürce beslenmeleri için damarlarını şimdiden kızıştırmaya başlamıştı. Bugün bir kartal özgürlüğünü ilan etmişti ama yarın ve sonraki günler bir çok kartal hep birden erişkinliğe ilk adımlarını atıp gökyüzüne kanat açacaklardı.
“Erol, Erol!” Bu Fatih’in sesi. Merdivenlerden koşarak gelen Fatih’miş, oysa ben Kadri sanmıştım. Yüreğim ağzıma geldi. Kalbim çok şiddetli atıyor. Fatih soluk soluğa kapının önünde belirdiğinde gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dehşet içinde gözlerime bakıyor. Ağzı soluksuz, ardına kadar açık. Elleriyle kapının her iki yanına asılarak ağlamaklı bir sesle nefes nefese, “Kadri” diyor, “Kadri’yi vurdular!” (Özgürlüğe Uç'tan alıntı.)
FLY TO FREEDOM
HABER: Özgürlüğe Uç romanımın İngilizce çevirisi çok yakında kitap raflarında yerini alacak...
FLY TO FREEDOM
Arka Kapak Metni (Taslak):
This is a book about then and now and how the two are forever intertwined. Then was Turkey in the early 1980s. It was a tumultuous time of political chaos that serves as the backdrop for this story about a group of young people -friends and lovers at the university- who find ans lose each other in the uproar. Now, the memories haunt each one of them until the truth of what really happened back then can finally be revealed and the remorse and guilt can be relieved.
FLY TO FREEDOM
Arka Kapak Metni (Taslak):
This is a book about then and now and how the two are forever intertwined. Then was Turkey in the early 1980s. It was a tumultuous time of political chaos that serves as the backdrop for this story about a group of young people -friends and lovers at the university- who find ans lose each other in the uproar. Now, the memories haunt each one of them until the truth of what really happened back then can finally be revealed and the remorse and guilt can be relieved.
28 Eylül 2010 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Editörünün gözünden Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı romanına derinlemesine bir bakış...
Kimi öyküler anlatılmak ister, yazarlar iyi bilir bunu. Bir karakter, bir olay, bir şey takılır yazarın peşine, gittiği her yere gelir, düşünce parçacıklarına dönüşüp zihne musallat olur: "Anlat bizi! Bizi anlatmalısın! Anlat bizi! Anlat ki bilsin herkes neler yaşandığını!"
Yazar için yaratıyı ortaya çıkaran en önemli etken bu zihinsel gebeliktir. Boşluk genleşir, doğum sancısı gibi üşüşür kelimeler, cümleler zihne. Ve o hem kutsal hem günahkâr mahlûk doğuverir: Roman, öykü, anlatı, hayat.
Hayat dedim, evet. Kimi romanlar hayattan fazlasıyla beslenmiştir. Kitabı alır, sayfalarını çevirir, gözlerinizden zihninize akan her olgunun etten ve kemikten yaratılmışçasına gerçek olduğunu hissedersiniz. Karşınızdaki bir kurgu değil, kurgu süsü verilmiş gerçek hayattır sanki. Sayfalardaki kelimeler dışarı çıkacak, şaşkın bakışlarınız arasında bildik hayatın tozlu sokaklarına karışıverecektir.
Eğri oturup doğru konuşalım; okurun böylesi doygun hisler yaşamasını sağlayacak romanların sayısı pek de fazla değildir. Çoğu kez okur kitaba sadece değen bir gözdür, içeri girmeyi (ya da karakterin dışarı çıkışını görmeyi) başaramadan son sayfaya ulaşıverir. Hal böyleyken, yukarıda söz ettiğim anlatılmak için kıvranan olaylar ve karakterlerle dolu bir kitap elinize geçtiğinde define bulmuş gibi olursunuz. Hele ki anlatı usta işi bir kurguyla kotarılmış, ilk sayfadan son sayfaya kesintisiz akan, en küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmayan bir dikkatle kaleme alınmışsa o definenin yaşadığınız en güzel deneyimlerden biri halini alması işten bile değildir.
İşte, Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı bu imkânsız görünen şeyi başarıyor: Sizi gerçekten yaşandığına inandırıyor.
Cehennem Dağı, 1979 yılı Tunceli'sinin Havaçor Köyü'nde yaşanan korkunç bir kazayla açılıyor. Sağanak yağmurun gökten sökün edip yolları balçığa çevirdiği bir gün, tomruk yüklü bir kamyon çıkmakta olduğu yokuştan aşağı kayıyor ve hemen arkasındaki minibüsle birlikte uçuruma yuvarlanıyor. Olaya tanık olan iki genç —birbirine dostluktan da öte, neredeyse kardeşçe duygularla bağlı olan Bedir'le Sabri— kaza yerine inince, minibüsün içindekilerin Amerikan pasaportu taşıyan yabancılar olduğunu, yanlarında da bir haritayla kazı gereçleri bulunduğunu anlıyor. Dostlukla ihanetin destansı mücadelesi de bundan sonra başlıyor zaten.
Cehennem Dağı, Mustafa Samsunlu'nun ikinci romanı. İlk romanı Özgürlüğe Uç'ta Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 1980 darbe yıllarını öncesi ve sonrasıyla, üstelik olabildiğince aykırı karakterlerle anlatmayı başaran yazar, Cehennem Dağı'nda işi daha da derinleştirmeyi başarıyor. Bu kez arka planda sadece 1980'li yıllar değil, yankıları hâlâ bitmek bilmeyen Ermeni Tehciri'nin yaşandığı 1915 de var. Zaten kurgunun temelini tehcir yıllarında İngiliz Hükümeti'nin Anadolu Ermenileri'ne yardım için yolladığı altınlar oluşturuyor. Ermeni ve Osmanlı çetelerinin çatışması arasında kalan yardım konvoyundan kaçan altın yüklü bir katır sığınmak için bölgedeki Ermenilerden biri olan Dikran Artinyan'ın çiftliğini seçiyor ve gözünü servet hırsı bürüyen Dikran Artinyan'ın doksan yıl sürecek bir laneti hayata geçirmesine de önayak oluyor.
Mustafa Samsunlu'nun dili akıcı. Yöredeki halkın günlük yaşantısını, hissiyatını, olaylar ve insani zaaflar karşısında takındığı tavrı neredeyse bir tarihçi tarafsızlığıyla aktarmayı başarıyor. Kurguyu biçimlendiren en küçük ayrıntıyı bile aktaracak kadar dikkatli. Öyle ki an oluyor, yaşanan her şey okurun zihninde resim kareleri gibi kesintisiz akmaya başlıyor.Yukarıda da değindiğim gibi, Cehennem Dağı'nın karakter yaratma ve olayları aktarma konusundaki başarısının sacayağı kurguyu tarafsız gözle aktarmayı başarması. Mustafa Samsunlu kenara çekilip üstüne milliyetçi bir gömlek giyerek sadece kara ya da sadece beyaz olarak tanımlanabilecek iki boyutlu karakterler yaratmak yerine, aktardığı her karakterin ruhuna işlemeyi, onları insani tutkuları, zaafları, sevinçleri, özlemleri, kederleri olan, et ve kemikten, gerçekten yaşayan varlıklar olarak var etmeyi başarıyor. Doğrusu bunu iyi de yapıyor. Dikran Artinyan'ın ilk anlarda ilahi bir mucize olarak algıladığı altınlara beslediği tutkuyla karısı ve çocuklarına beslediği sevginin çarpışması; uzun yıllar sonra söz konusu altınlardan haberdar olan Bedir'le Sabri'nin dostluk ve ihanet arasında süren bir maceraya atılması neredeyse soluk kesiyor.
Bu satırların —kitabın sadece okuru değil, editörü de olma onurunu yaşayan— yazarı olarak bendeniz, 1915 olaylarının Ermeni Soykırımı olduğunun ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve İsveç Parlementosu'nca kabul edilmesinin yankılarının sürdüğü bugünlerde, Cehennem Dağı'nın okunması, okutulması gerektiği görüşündeyim. Mustafa Samsunlu'nun yaşanan bütün insani dramların yanı sıra, bölgede yaşanan çete savaşlarını, Ermeni ve Osmanlı halkları arasındaki ilişkiyi, gelişmeleri mümkün olduğunca uzaktan izlemeye çalışan Kürtleri ve tüm içsel ayrıntılarıyla insanı tarafsızca aktarması yeni bakış açılarına sahip olmayı sağlayabilir. Ki buna sadece bizim değil, tüm dünya halklarının ihtiyacı var.
Aşkın Güngör, 6 Nisan 2010
Yazar için yaratıyı ortaya çıkaran en önemli etken bu zihinsel gebeliktir. Boşluk genleşir, doğum sancısı gibi üşüşür kelimeler, cümleler zihne. Ve o hem kutsal hem günahkâr mahlûk doğuverir: Roman, öykü, anlatı, hayat.
Hayat dedim, evet. Kimi romanlar hayattan fazlasıyla beslenmiştir. Kitabı alır, sayfalarını çevirir, gözlerinizden zihninize akan her olgunun etten ve kemikten yaratılmışçasına gerçek olduğunu hissedersiniz. Karşınızdaki bir kurgu değil, kurgu süsü verilmiş gerçek hayattır sanki. Sayfalardaki kelimeler dışarı çıkacak, şaşkın bakışlarınız arasında bildik hayatın tozlu sokaklarına karışıverecektir.
Eğri oturup doğru konuşalım; okurun böylesi doygun hisler yaşamasını sağlayacak romanların sayısı pek de fazla değildir. Çoğu kez okur kitaba sadece değen bir gözdür, içeri girmeyi (ya da karakterin dışarı çıkışını görmeyi) başaramadan son sayfaya ulaşıverir. Hal böyleyken, yukarıda söz ettiğim anlatılmak için kıvranan olaylar ve karakterlerle dolu bir kitap elinize geçtiğinde define bulmuş gibi olursunuz. Hele ki anlatı usta işi bir kurguyla kotarılmış, ilk sayfadan son sayfaya kesintisiz akan, en küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmayan bir dikkatle kaleme alınmışsa o definenin yaşadığınız en güzel deneyimlerden biri halini alması işten bile değildir.
İşte, Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı bu imkânsız görünen şeyi başarıyor: Sizi gerçekten yaşandığına inandırıyor.
Cehennem Dağı, 1979 yılı Tunceli'sinin Havaçor Köyü'nde yaşanan korkunç bir kazayla açılıyor. Sağanak yağmurun gökten sökün edip yolları balçığa çevirdiği bir gün, tomruk yüklü bir kamyon çıkmakta olduğu yokuştan aşağı kayıyor ve hemen arkasındaki minibüsle birlikte uçuruma yuvarlanıyor. Olaya tanık olan iki genç —birbirine dostluktan da öte, neredeyse kardeşçe duygularla bağlı olan Bedir'le Sabri— kaza yerine inince, minibüsün içindekilerin Amerikan pasaportu taşıyan yabancılar olduğunu, yanlarında da bir haritayla kazı gereçleri bulunduğunu anlıyor. Dostlukla ihanetin destansı mücadelesi de bundan sonra başlıyor zaten.
Cehennem Dağı, Mustafa Samsunlu'nun ikinci romanı. İlk romanı Özgürlüğe Uç'ta Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 1980 darbe yıllarını öncesi ve sonrasıyla, üstelik olabildiğince aykırı karakterlerle anlatmayı başaran yazar, Cehennem Dağı'nda işi daha da derinleştirmeyi başarıyor. Bu kez arka planda sadece 1980'li yıllar değil, yankıları hâlâ bitmek bilmeyen Ermeni Tehciri'nin yaşandığı 1915 de var. Zaten kurgunun temelini tehcir yıllarında İngiliz Hükümeti'nin Anadolu Ermenileri'ne yardım için yolladığı altınlar oluşturuyor. Ermeni ve Osmanlı çetelerinin çatışması arasında kalan yardım konvoyundan kaçan altın yüklü bir katır sığınmak için bölgedeki Ermenilerden biri olan Dikran Artinyan'ın çiftliğini seçiyor ve gözünü servet hırsı bürüyen Dikran Artinyan'ın doksan yıl sürecek bir laneti hayata geçirmesine de önayak oluyor.
Mustafa Samsunlu'nun dili akıcı. Yöredeki halkın günlük yaşantısını, hissiyatını, olaylar ve insani zaaflar karşısında takındığı tavrı neredeyse bir tarihçi tarafsızlığıyla aktarmayı başarıyor. Kurguyu biçimlendiren en küçük ayrıntıyı bile aktaracak kadar dikkatli. Öyle ki an oluyor, yaşanan her şey okurun zihninde resim kareleri gibi kesintisiz akmaya başlıyor.Yukarıda da değindiğim gibi, Cehennem Dağı'nın karakter yaratma ve olayları aktarma konusundaki başarısının sacayağı kurguyu tarafsız gözle aktarmayı başarması. Mustafa Samsunlu kenara çekilip üstüne milliyetçi bir gömlek giyerek sadece kara ya da sadece beyaz olarak tanımlanabilecek iki boyutlu karakterler yaratmak yerine, aktardığı her karakterin ruhuna işlemeyi, onları insani tutkuları, zaafları, sevinçleri, özlemleri, kederleri olan, et ve kemikten, gerçekten yaşayan varlıklar olarak var etmeyi başarıyor. Doğrusu bunu iyi de yapıyor. Dikran Artinyan'ın ilk anlarda ilahi bir mucize olarak algıladığı altınlara beslediği tutkuyla karısı ve çocuklarına beslediği sevginin çarpışması; uzun yıllar sonra söz konusu altınlardan haberdar olan Bedir'le Sabri'nin dostluk ve ihanet arasında süren bir maceraya atılması neredeyse soluk kesiyor.
Bu satırların —kitabın sadece okuru değil, editörü de olma onurunu yaşayan— yazarı olarak bendeniz, 1915 olaylarının Ermeni Soykırımı olduğunun ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve İsveç Parlementosu'nca kabul edilmesinin yankılarının sürdüğü bugünlerde, Cehennem Dağı'nın okunması, okutulması gerektiği görüşündeyim. Mustafa Samsunlu'nun yaşanan bütün insani dramların yanı sıra, bölgede yaşanan çete savaşlarını, Ermeni ve Osmanlı halkları arasındaki ilişkiyi, gelişmeleri mümkün olduğunca uzaktan izlemeye çalışan Kürtleri ve tüm içsel ayrıntılarıyla insanı tarafsızca aktarması yeni bakış açılarına sahip olmayı sağlayabilir. Ki buna sadece bizim değil, tüm dünya halklarının ihtiyacı var.
Aşkın Güngör, 6 Nisan 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder