FLY TO FREEDOM

HABER: Özgürlüğe Uç romanımın İngilizce çevirisi çok yakında kitap raflarında yerini alacak...

FLY TO FREEDOM

Arka Kapak Metni (Taslak):

This is a book about then and now and how the two are forever intertwined. Then was Turkey in the early 1980s. It was a tumultuous time of political chaos that serves as the backdrop for this story about a group of young people -friends and lovers at the university- who find ans lose each other in the uproar. Now, the memories haunt each one of them until the truth of what really happened back then can finally be revealed and the remorse and guilt can be relieved.

28 Eylül 2010 Salı

KÖTÜLÜK ZAMANI'ndan alıntı:

Şeytanı Uyandırmak
Londra’da bir kış mevsimi için oldukça güzel bir gündü. Günün güzel olduğunu otel odamın perdesinin aralığından sızan gün ışığının yüzümü sıcak sıcak yalamaya başlamasıyla fark ettim. Hâlâ yataktaydım ve kalkmakta zorlanıyordum. Dün gece neredeyse sabaha karşı eve dönmüştüm ve belki de hâlâ sarhoştum, ancak bunu ayağa kalkmadan anlayamazdım. Eğlence, içki ve dansla süregelip hortlakların Londra’nın sisli mezarlarına döndüğü saatlerde sona eren gecenin ardından beklendiği gibi ne kulaklarım çınlıyor, ne de başım ağrıyordu. Kirpiklerimin arasından baktığımda gün ışığının loş ve soğuk odanın ortasında içinde tozlar uçuşan ince bir duvar gibi havada asılı olduğunu gördüm. Hafifçe gerinerek önce sağ gözümü, sonra da sol gözümü aralayıp dün gecenin mahmurluğuyla ağzımı alabildiğine açarak arsız bir çocuk gibi esnedim. Gün ışığı öyle parlaktı ki koyu bordo kadife perdelerin gerisinde sanki alev alev yanan bir dünya vardı. Londra’daki bu son günümü kendime ayıracağıma söz vermiştim. Dışarıdaki ışıl ışıl dünya, biliyorum, beni çağırıyordu, kalkıp pencereye giderek ona merhaba demek istiyordum. Saatime baktım, onbirbuçuktu. Daha fazla miskinlik günü kaçırmama neden olacaktı. Yavaşça yataktan doğrularak ayaklarımı yere sarkıttım. Sıcak yorganın altından açığa çıkan çıplak bedenimdeki tüylerin ürpermesine aldırış etmeden terliklerimi ayağıma geçirip pencereye doğru yürüdüm. Perdeleri kanatlarından tutarak iki yana savurunca parlak gün ışığı birden gözlerimi kamaştırdı. Adeta ışık tuzağına yakalanmış bir vampir gibi gözlerimi kaçırarak başımı geriye attım. Evet, hâlâ bir parça sarhoştum. Hızlıca bir duş alıp tekrar yatak odasına geri dönerken sanki yetişecek bir randevum varmış gibi yersiz bir telaş içinde olduğumu hissettim. Yine de kendimi bir an önce dışarı atmak için içimde dayanılmaz bir arzu olmadığını söyleyemezdim.

1 yorum:

Editörünün gözünden Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı romanına derinlemesine bir bakış...

Kimi öyküler anlatılmak ister, yazarlar iyi bilir bunu. Bir karakter, bir olay, bir şey takılır yazarın peşine, gittiği her yere gelir, düşünce parçacıklarına dönüşüp zihne musallat olur: "Anlat bizi! Bizi anlatmalısın! Anlat bizi! Anlat ki bilsin herkes neler yaşandığını!"

Yazar için yaratıyı ortaya çıkaran en önemli etken bu zihinsel gebeliktir. Boşluk genleşir, doğum sancısı gibi üşüşür kelimeler, cümleler zihne. Ve o hem kutsal hem günahkâr mahlûk doğuverir: Roman, öykü, anlatı, hayat.

Hayat dedim, evet. Kimi romanlar hayattan fazlasıyla beslenmiştir. Kitabı alır, sayfalarını çevirir, gözlerinizden zihninize akan her olgunun etten ve kemikten yaratılmışçasına gerçek olduğunu hissedersiniz. Karşınızdaki bir kurgu değil, kurgu süsü verilmiş gerçek hayattır sanki. Sayfalardaki kelimeler dışarı çıkacak, şaşkın bakışlarınız arasında bildik hayatın tozlu sokaklarına karışıverecektir.

Eğri oturup doğru konuşalım; okurun böylesi doygun hisler yaşamasını sağlayacak romanların sayısı pek de fazla değildir. Çoğu kez okur kitaba sadece değen bir gözdür, içeri girmeyi (ya da karakterin dışarı çıkışını görmeyi) başaramadan son sayfaya ulaşıverir. Hal böyleyken, yukarıda söz ettiğim anlatılmak için kıvranan olaylar ve karakterlerle dolu bir kitap elinize geçtiğinde define bulmuş gibi olursunuz. Hele ki anlatı usta işi bir kurguyla kotarılmış, ilk sayfadan son sayfaya kesintisiz akan, en küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmayan bir dikkatle kaleme alınmışsa o definenin yaşadığınız en güzel deneyimlerden biri halini alması işten bile değildir.

İşte, Mustafa Samsunlu'nun Cehennem Dağı bu imkânsız görünen şeyi başarıyor: Sizi gerçekten yaşandığına inandırıyor.
Cehennem Dağı, 1979 yılı Tunceli'sinin Havaçor Köyü'nde yaşanan korkunç bir kazayla açılıyor. Sağanak yağmurun gökten sökün edip yolları balçığa çevirdiği bir gün, tomruk yüklü bir kamyon çıkmakta olduğu yokuştan aşağı kayıyor ve hemen arkasındaki minibüsle birlikte uçuruma yuvarlanıyor. Olaya tanık olan iki genç —birbirine dostluktan da öte, neredeyse kardeşçe duygularla bağlı olan Bedir'le Sabri— kaza yerine inince, minibüsün içindekilerin Amerikan pasaportu taşıyan yabancılar olduğunu, yanlarında da bir haritayla kazı gereçleri bulunduğunu anlıyor. Dostlukla ihanetin destansı mücadelesi de bundan sonra başlıyor zaten.

Cehennem Dağı, Mustafa Samsunlu'nun ikinci romanı. İlk romanı Özgürlüğe Uç'ta Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 1980 darbe yıllarını öncesi ve sonrasıyla, üstelik olabildiğince aykırı karakterlerle anlatmayı başaran yazar, Cehennem Dağı'nda işi daha da derinleştirmeyi başarıyor. Bu kez arka planda sadece 1980'li yıllar değil, yankıları hâlâ bitmek bilmeyen Ermeni Tehciri'nin yaşandığı 1915 de var. Zaten kurgunun temelini tehcir yıllarında İngiliz Hükümeti'nin Anadolu Ermenileri'ne yardım için yolladığı altınlar oluşturuyor. Ermeni ve Osmanlı çetelerinin çatışması arasında kalan yardım konvoyundan kaçan altın yüklü bir katır sığınmak için bölgedeki Ermenilerden biri olan Dikran Artinyan'ın çiftliğini seçiyor ve gözünü servet hırsı bürüyen Dikran Artinyan'ın doksan yıl sürecek bir laneti hayata geçirmesine de önayak oluyor.

Mustafa Samsunlu'nun dili akıcı. Yöredeki halkın günlük yaşantısını, hissiyatını, olaylar ve insani zaaflar karşısında takındığı tavrı neredeyse bir tarihçi tarafsızlığıyla aktarmayı başarıyor. Kurguyu biçimlendiren en küçük ayrıntıyı bile aktaracak kadar dikkatli. Öyle ki an oluyor, yaşanan her şey okurun zihninde resim kareleri gibi kesintisiz akmaya başlıyor.Yukarıda da değindiğim gibi, Cehennem Dağı'nın karakter yaratma ve olayları aktarma konusundaki başarısının sacayağı kurguyu tarafsız gözle aktarmayı başarması. Mustafa Samsunlu kenara çekilip üstüne milliyetçi bir gömlek giyerek sadece kara ya da sadece beyaz olarak tanımlanabilecek iki boyutlu karakterler yaratmak yerine, aktardığı her karakterin ruhuna işlemeyi, onları insani tutkuları, zaafları, sevinçleri, özlemleri, kederleri olan, et ve kemikten, gerçekten yaşayan varlıklar olarak var etmeyi başarıyor. Doğrusu bunu iyi de yapıyor. Dikran Artinyan'ın ilk anlarda ilahi bir mucize olarak algıladığı altınlara beslediği tutkuyla karısı ve çocuklarına beslediği sevginin çarpışması; uzun yıllar sonra söz konusu altınlardan haberdar olan Bedir'le Sabri'nin dostluk ve ihanet arasında süren bir maceraya atılması neredeyse soluk kesiyor.
Bu satırların —kitabın sadece okuru değil, editörü de olma onurunu yaşayan— yazarı olarak bendeniz, 1915 olaylarının Ermeni Soykırımı olduğunun ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve İsveç Parlementosu'nca kabul edilmesinin yankılarının sürdüğü bugünlerde, Cehennem Dağı'nın okunması, okutulması gerektiği görüşündeyim. Mustafa Samsunlu'nun yaşanan bütün insani dramların yanı sıra, bölgede yaşanan çete savaşlarını, Ermeni ve Osmanlı halkları arasındaki ilişkiyi, gelişmeleri mümkün olduğunca uzaktan izlemeye çalışan Kürtleri ve tüm içsel ayrıntılarıyla insanı tarafsızca aktarması yeni bakış açılarına sahip olmayı sağlayabilir. Ki buna sadece bizim değil, tüm dünya halklarının ihtiyacı var.

Aşkın Güngör, 6 Nisan 2010